Kadınlarımız / Nazım Hikmet

 Ayın altında kağnılar gidiyordu. 
 Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru. 
 Toprak öyle bitip tükenmez,  dağlar öyle uzakta, 
 sanki gidenler hiçbir zaman  hiçbir menzile erişmiyecekti.  
 
 Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. 
 Ve onlar 
 ayın altında dönen ilk tekerlekti. 
 Ayın altında öküzler 
 başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi 
 ufacık, kısacıktılar, 
 ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında 
 ve ayakları altından akan 
 toprak, 
 toprak 
 ve topraktı. 

 Gece aydınlık ve sıcak 
 ve kağnılarda tahta yataklarında 
 koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. 
 Ve kadınlar 
 birbirlerinden gizliyerek 
 bakıyorlardı ayın altında 
 geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. 
 Ve kadınlar, 
 bizim kadınlarımız : 
 korkunç ve mübarek elleri, 
 ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 
 anamız, avradımız, yârimiz 
 ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen 
 ve soframızdaki yeri 
 öküzümüzden sonra gelen 
 ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız 
 ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki 
 ve karasabana koşulan 
 ve ağıllarda 
 ışıltısında yere saplı bıçakların 
 oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan 
 kadınlar, 
 bizim kadınlarımız 

 şimdi ayın altında 
 kağnıların ve hartuçların peşinde 
 harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi 
 aynı yürek ferahlığı, 
 aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. 
 Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde 
 ince boyunlu çocuklar uyuyordu. 
 Ve ayın altında kağnılar 
 yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru...